Blog

GELECEĞİN SAVAŞLARI CEPHEDE DEĞİL, KUANTUM DÜNYASINDA KAZANILACAK

KUANTUM ÇAĞI BAŞLADI: TÜRKİYE GELECEĞİN TEKNOLOJİ YARIŞINDA NEREDE?

Dünya yeni bir güç mücadelesinin içine giriyor. Bu kez rekabet yalnızca toprak, enerji kaynakları veya askeri kapasite üzerinden yürümüyor. Bilgiye sahip olmak, onu işlemek, korumak ve teknolojiye dönüştürmek devletlerin geleceğini belirleyen temel unsurlar haline geliyor.

Tarihe baktığımızda büyük güç değişimlerinin arkasında çoğu zaman teknolojik dönüşümler olduğunu görürüz. Buhar makinesi sanayi devrimini, elektrik modern üretimi, bilgisayarlar bilgi çağını, internet ise küresel iletişimi değiştirdi.

Şimdi önümüzde yeni bir eşik var: Kuantum teknolojileri.

SETA’nın 2023 yılında yayımladığı, Çağrı Doğal Gül tarafından hazırlanan Kuantum Teknolojileri raporunu incelerken üzerinde özellikle durduğum mesele, bu teknolojinin yalnızca bilimsel gelişmeler açısından değil, devletlerin gelecekteki güvenlik ve bağımsızlık politikaları açısından da taşıdığı önem oldu.

Çünkü bugün dünyada yaşanan teknolojik rekabet bize açık bir gerçeği gösteriyor: Bir ülkenin gelecekte ne kadar güçlü olacağını yalnızca sahip olduğu kaynaklar değil, geliştirebildiği teknoloji de belirleyecek.

Savaşın ve İstihbaratın Doğası Değişiyor

Geçmişte devletler askeri güçlerini büyük ölçüde sahip oldukları insan gücü, araç ve mühimmat kapasitesi üzerinden değerlendiriyordu. Bugün ise savaşın görünmeyen bir cephesi daha var.

Siber güvenlik, elektronik istihbarat, uydu sistemleri, yapay zekâ, veri analizi ve gelişmiş sensörler modern güvenlik anlayışının ayrılmaz parçaları haline geldi.

Kuantum teknolojileri bu alanlarda yeni bir dönüşümün kapısını aralıyor.

Örneğin kuantum sensörleri, çok küçük manyetik ve yerçekimsel değişimleri ölçme potansiyeli sayesinde mevcut algılama sistemlerinin hassasiyetini artırabilir. GPS sinyallerinin kesildiği veya karıştırıldığı ortamlarda alternatif konum belirleme yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.

İstihbarat açısından düşündüğümüzde bu gelişmelerin önemi daha iyi anlaşılıyor.

Bir devletin yalnızca bilgi toplaması yeterli değildir. Topladığı bilgiyi doğrulaması, analiz etmesi ve zamanında değerlendirmesi gerekir.

Geleceğin istihbarat sistemleri, farklı kaynaklardan elde edilen bilgileri çok daha gelişmiş teknolojilerle değerlendirebilir. Ancak teknolojinin sağladığı imkânlarla insanın muhakeme yeteneğini birbirinden ayırmamak gerekir.

İstihbaratın değeri, elde edilen bilginin miktarında değil, o bilginin doğru değerlendirilmesindedir.

Bu nedenle kuantum teknolojilerinin gelişimi yalnızca mühendisleri değil, istihbarat uzmanlarını, strateji geliştiren kurumları ve devlet yönetimlerini de yakından ilgilendiriyor.

Dünyada Kuantum Rekabeti Artık Teoriden İbaret Değil

Konuyu yalnızca SETA raporuyla sınırlı tutmadığımızda uluslararası gelişmelerin de aynı stratejik yönelime işaret ettiğini görüyoruz.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) Temmuz 2025’te yayımladığı araştırma, kuantum teknolojilerinin askeri ve güvenlik boyutlarını ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Araştırmada Çin ve Avrupa Birliği’nin kuantum güvenli iletişim ağları üzerinde çalıştığı, kuantum sensörlerinin ise özellikle hassas konum belirleme ve algılama alanlarında ilerleme kaydettiği belirtiliyor.

Ancak burada önemli bir ayrıntı var.

Kuantum teknolojilerinin bütün alanları aynı gelişmişlik seviyesinde değil. Özellikle kuantum radarların hayalet uçakları kolaylıkla tespit edeceği veya kuantum bilgisayarların bütün şifreleri kısa sürede kırabileceği yönündeki iddialara ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor.

Laboratuvarda elde edilen bir başarıyla gerçek hayatta güvenilir biçimde kullanılabilen bir teknoloji arasında ciddi farklar bulunuyor.

Bence devletlerin bu alandaki en büyük sınavlarından biri de burada başlayacak: Bilimsel gerçeklerle teknolojik beklentileri birbirinden ayırabilmek.

Çünkü yanlış teknolojik beklentiler üzerine kurulan stratejiler, ülkeleri büyük maliyetlerle karşı karşıya bırakabilir.

Asıl Tehlike: Bugünün Bilgilerinin Yarın Çözülmesi

Kuantum teknolojilerinin en dikkat çekici etkilerinden biri siber güvenlik alanında ortaya çıkabilir.

Bugün bankacılık sistemlerinden devlet kurumlarına, diplomatik haberleşmeden ticari işlemlere kadar çok geniş bir dijital altyapı şifreleme yöntemleriyle korunuyor.

Ancak yeterince gelişmiş kuantum bilgisayarların bazı mevcut açık anahtarlı şifreleme sistemlerini çözebilmesi mümkün olabilir.

Burada tehlike yalnızca gelecekte ortaya çıkacak saldırılar değildir.

Bugün ele geçirilen şifreli bilgilerin gelecekte daha gelişmiş teknolojilerle çözülmesi ihtimali de dikkate alınmalıdır.

Bu nedenle dünyada kuantum sonrası kriptografi olarak adlandırılan yeni güvenlik yöntemleri geliştiriliyor.

Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST), Ağustos 2024’te kuantum saldırılarına dayanıklı olması hedeflenen ilk üç temel kriptografi standardını yayımladı.

Bu gelişme son derece önemli.

Çünkü artık yalnızca gelecekte ortaya çıkabilecek bir teknolojiden söz etmiyoruz. O teknolojinin oluşturabileceği risklere karşı bugünden güvenlik standartları hazırlanıyor.

Peki Türkiye’de kamu kurumları, kritik altyapılar, finans kuruluşları ve özel sektör bu dönüşüme ne kadar hazır?

Bence üzerinde durulması gereken temel sorulardan biri budur.

Siber güvenliği yalnızca antivirüs programları, güvenlik duvarları veya mevcut şifreleme sistemleri üzerinden değerlendirdiğimiz dönem geride kalıyor.

Geleceğin güvenlik anlayışı, henüz ortaya çıkmamış tehditleri de hesaba katmak zorunda.

Türkiye’de Önemli Adımlar Atılıyor, Peki Yeterli mi?

Türkiye’nin bu alanda hiçbir çalışma yapmadığını söylemek doğru olmaz.

Savunma Sanayii Başkanlığı koordinasyonunda 2020 yılında Kuantum Teknolojilerinin Geliştirilmesi Programı başlatıldı ve Kuantum Teknoloji Yol Haritası oluşturuldu.

Daha sonra yürütülen Kuantum Odak Teknoloji Ağı çalışmalarıyla bu yol haritası güncellendi. Haziran 2026’da da çalışmalara ilişkin sonuç raporu yayımlandı.

Türkiye Kuantum Platformu aracılığıyla kuantum hesaplama, algılama ve haberleşme alanlarında ulusal kabiliyetlerin geliştirilmesi hedefleniyor.

Bunlar önemli gelişmeler.

Ancak benim üzerinde durduğum mesele, oluşturulan programların ve açıklanan hedeflerin ne ölçüde somut teknolojik çıktıya dönüştürülebildiğidir.

Kaç araştırmacı yetiştiriyoruz?

Kaç üniversitemizde bu alanda güçlü ve sürdürülebilir araştırma altyapısı bulunuyor?

Geliştirilen teknolojilerin ne kadarı yerli tasarıma, ne kadarı dışarıdan temin edilen kritik bileşenlere dayanıyor?

Araştırma laboratuvarlarından çıkan çalışmaların ne kadarı sanayiye aktarılabiliyor?

Bu soruların yanıtları, Türkiye’nin kuantum yarışındaki gerçek konumunu anlamak açısından önemlidir.

Bir teknoloji alanında konferans düzenlemek, yol haritası hazırlamak ve hedef açıklamak elbette gereklidir. Ancak asıl başarı, bu hedefleri ölçülebilir sonuçlara dönüştürebilmektir.

Teknolojik bağımsızlık, teknolojiye sahip görünmekle değil, o teknolojiyi geliştirebilmek ve sürdürebilmekle mümkündür.

Üniversiteler ve Genç Araştırmacılar Bu İşin Merkezinde Olmalı

Türkiye’nin kuantum teknolojilerinde ilerleyebilmesi için yalnızca bütçe ayırması yeterli değildir.

Bu alanda yetişmiş fizikçilere, matematikçilere, elektronik mühendislerine, bilgisayar bilimcilerine ve yazılım uzmanlarına ihtiyaç vardır.

Daha da önemlisi, farklı disiplinlerde çalışan araştırmacıların ortak projeler üretebildiği bir bilimsel ortam oluşturulmalıdır.

Üniversitelerimiz yalnızca diploma veren kurumlar olmamalı; araştırma yapan, patent geliştiren, teknoloji üreten ve sanayiyle birlikte çalışan merkezler haline gelmelidir.

Genç araştırmacıların uzun vadeli projelerde çalışabilmesi, uluslararası bilimsel gelişmeleri takip edebilmesi ve ürettikleri bilginin ülkemizde karşılık bulması sağlanmalıdır.

Türkiye’nin teknoloji alanında yetiştirdiği insan kaynağını koruyabilmesi de en az yeni araştırmacılar yetiştirmesi kadar önemlidir.

Çünkü yüksek teknoloji yalnızca laboratuvar cihazlarından oluşmaz.

O cihazları tasarlayan, geliştiren, kullanan ve gerektiğinde yeniden üretebilen insanlardan oluşur.

Milli Güvenlik Artık Teknolojik Bağımsızlıktan Ayrı Düşünülemez

Türkiye’nin yakın çevresindeki gelişmelere baktığımızda güvenlik kavramının ne kadar genişlediğini görüyoruz.

Enerji güvenliği, siber saldırılar, kritik altyapıların korunması, haberleşme sistemleri, uzay teknolojileri ve veri güvenliği artık milli güvenliğin temel unsurları arasında yer alıyor.

Kuantum teknolojileri de bu başlıklara doğrudan veya dolaylı olarak etki edebilir.

Ancak bu teknolojileri yalnızca askeri kullanım alanlarıyla sınırlamak doğru olmaz.

Yeni malzemelerin geliştirilmesi, kimyasal süreçlerin modellenmesi, hassas ölçüm, bilimsel araştırmalar ve bazı karmaşık hesaplama problemlerinin çözümü gibi sivil alanlarda da önemli fırsatlar bulunuyor.

Dolayısıyla kuantum teknolojilerine yapılacak yatırımlar yalnızca savunma kapasitesini değil, ekonomik rekabet gücünü ve bilimsel üretkenliği de etkileyebilir.

Burada savunduğum yaklaşım açıktır:

Türkiye kuantum teknolojilerini geçici bir gündem maddesi olarak değil, uzun vadeli bir devlet politikası olarak ele almalıdır.

Kurumlar arasında koordinasyon sağlanmalı, araştırma yatırımları sürdürülebilir hale getirilmeli ve belirlenen hedefler düzenli olarak değerlendirilmelidir.

Çünkü teknoloji yarışında önemli olan yalnızca başlamak değil, başladığınız işi sonuçlandırabilmektir.

Sonuç: Geleceğin Gücü Bilgiyi Üretenlerin Elinde Olacak

Dünya değişiyor.

Bu değişimi yalnızca günlük siyasi tartışmaların, ekonomik göstergelerin veya uluslararası krizlerin içinden okumak yeterli değil.

Bazen geleceğin en önemli gelişmeleri kamuoyunun dikkatinden uzak laboratuvarlarda, üniversitelerde ve araştırma merkezlerinde ortaya çıkıyor.

Kuantum teknolojileri de bunlardan biri.

Bugün bütün vaatleri gerçekleşmiş değil. Önünde ciddi bilimsel, mühendislik ve ekonomik engeller bulunuyor. Ancak bu engellerin varlığı, teknolojinin stratejik önemini ortadan kaldırmıyor.

Tam tersine, ülkelerin bilimsel hazırlıklarını bugünden yapmalarını gerektiriyor.

Türkiye’nin bu alanda attığı adımları önemli buluyorum. Fakat yapılanları yeterli görüp geleceği kendiliğinden şekillenecek bir süreç olarak değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum.

Daha fazla araştırmaya, daha güçlü üniversitelere, nitelikli insan kaynağına, şeffaf biçimde değerlendirilen teknoloji politikalarına ve uzun vadeli bir stratejik akla ihtiyacımız var.

Çünkü mesele yalnızca kuantum bilgisayar geliştirmek değil.

Mesele, Türkiye’nin geleceğin bilimsel ve teknolojik düzeninde nasıl bir konuma sahip olacağıdır.

Başka ülkelerin geliştirdiği teknolojileri kullanan bir Türkiye mi, yoksa kendi teknolojisini üreten, geliştiren ve dünyaya sunabilen bir Türkiye mi?

Bence asıl tartışmamız gereken soru budur.

Ve unutulmamalıdır:

Geleceği yalnızca tahmin edenler değil, o geleceğin bilimini ve teknolojisini üretenler şekillendirecektir.

Türkiye’nin yeri de bu geleceği uzaktan izleyen ülkeler arasında değil, onu şekillendiren ülkeler arasında olmalıdır.

Yücel H. GEÇGEL

E-Mail : yucel@aktuelbilisim.com

Kaynaklar

SETA – Çağrı Doğal Gül, Kuantum Teknolojileri (2023); SIPRI – Military and Security Dimensions of Quantum Technologies (2025); NIST – Post-Quantum Cryptography Standards (2024); T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı – Türkiye Kuantum Platformu ve Kuantum Teknoloji Yol Haritası (2026).